ESPERANTO
1968–1979 yılları arasından Kanada Başbakanlığı yapmış Pierre Trudeau’ya göre: “Tarih Boyunca hangi devlet kendine dine ve etnik köken gibi hoşgörüsüz bir fikri dayanak olarak seçmişse bu fikir şiddetin ve savaşına ana kaynağı olmuştur.”
Kanada gibi dinsel ve etnik anlamada karam olan ve yukarıda değinilen dayanakların birinden yapısı gereği yoksun olan(belki de bilinçli olarak yoksun) bir coğrafyada günümüz için doğru olan bir prensibin tarihselleştirilmesi kadar doğal bir durum yoktur. Nitekim etnisite ve dinin tarih boyunca en çok vurgulandığı coğrafya Asya ve Avrupa olmuştur. Dolayısıyla Amerika kıtası gibi yeni dünyada dünyanın her yerinden akan demografik akımların tuhaf sentezleri ile oluşturulan “suni ulusların” elbette etnik veya dinsel temelli sorunları olmayacaktır.
Tarihte prosedürel veya pratik anlamda “din temelli” iktidarların şiddet ve savaşa neden olduğu doğrulanabilir bir olgudur. (Haçlı seferleri veya Bush Yönetimi!) Etnik temelli devletler ise henüz marifetlerini gösterecek kadar tarihin potasından geçmemişlerdir. Aksi fikirlerin mevcudiyetine karşın Fransız Devrimine değin etnisite, millet veya ulus kavramlarının esamisinin bile okunmadığı kesindir. Osmanlı İmparatorluğunun hakim unsuru Türkler, Çin İmparatorluğunun hakim unsuru Çinliler olmuştur ancak ne Osmanlı ne de Çin İmparatorluğu hiçbir suretle ulus devlet veya üniter devlet olarak telakki edilemez. Anakronik bir mukayese ile nasıl ki günümüz Türkiye’sinin nüfusunun ve yönetiminin çoğunluğunun Müslüman olması Türkiye’nin bir İslam Devleti olması anlamına gelmiyorsa, Osmanlı’nın hâkim unsurunun Türkler olması Osmanlı’nın “üniter bir Türk devleti” sıfatına haiz kılmayacaktır.
Din merkezli devletler; ister dinin devlet yönetiminde etkin bir unsur olmaması gerektiğini varsayan laik bakışla, ister din kavramının günümüz seküler yönetim sistemlerinde defonksiyonize olmuş kavram olduğu görüşle yargılansın gerçek şudur ki: Devletler artık (girmişse) anayasalarındaki Tanrı’yı öldürmektedirler. Artık mevcut dünya düzeninde ya “light milliyetçilik” çizgisindeki ve sadece adı üniter olan devletler ya da bu kavramları (en azından teorik olarak) topyekûn bir kenara bırakmış postmodern imparatorluklar “modern” sıfatına haiz olabilmektedir. Hatta bir devletin uluslar arası kamuoyunda günümüz anlayışı ile yukarıda ifade edilen eşkâle girmiş olması bile yeterli değildir: Bu devletlerin kimli kartlarına; Liberal Pazar, yabancı sermaye dış sermaye gibi notları da düşmesi de gerekir. Nitekim tüketim kültürü merkez devletlere benzeşmeyen, dışa kapalı, otantik devletler bile bazen hiç ilgileri olmadığı halde “şer odağı”olarak nitelendirilebilmektedirler.
Meyveleri henüz hasat edilmeden etnik üniter devlet anlayışının yerine renksiz, kokusuz, merkezsiz devlet anlayışına cebren terk ettiren görüş globalizmdir. Bu görüş onu amaçları doğrultusunda kullananlar kadar, globalizmi barış ütopyasına ulaşma metodu olarak gören idealist fikirlere sahip iyi niyetli insanlar tarafından da pek çok girişimlerle geliştirilmiştir. Bir ortak dünya dili yaratma amacı ile düşünülen Esperanto Lisanı yaratıcısı tarafından filoloji biliminin tüm imkânları kullanılarak yaygınlaşmasının kolaylığı açısından kolay öğrenilebilir bir gramer ile oluşturulup geliştirilmiş ama amacına ulaşamamıştır.. Esperanto neden amacına ulaşsın ki? Zaten İngilizlerin ayak izlerinin kaldığı hemen her yerde İngilizce bir hayalet gibi varlığını sürdürürken ABD’nin gücü ile sonunda neredeyse İngilizcenin girmediği yer kalmamıştır. Antiparantez bu anlatılanlar İngilizce düşmanlığı olarak görülmemeli, Japonya’nın süper güç olduğu yerde Japonca aynı duruma gelecektir.(İnternette İngilizceden sonra en çok kullanılan dil Japoncadır).
Belki de Anakronik tehlikeli bir sorgulama olacaktır ama illa ki bu konu üzerine her düşünenin aklına sızmıştır: Şu anda süper güç olması yönüyle ABD dünyada en etkisiz olduğu bölgelerde bile kültürel olarak sindirici bir güçtür. Durum güç kavramının tabiatında olan bir şeydir. Bugün sırf McDonalds antipatizanı biri, kişiliğindeki fanatizme boyun eğerek ABD düşmanı kesilip, ABD bayrağı yakabilmektedir. ABD düşmanlığı sarımsak sevmemek kadar normal bir durum olmuştur…
İmdi kritik noktaya gelelim: Bir zamanlar Osmanlı Devleri veya kendi deyimiyle “Devlet-i Ali” (Büyük Devlet) zamanüstü bir karşılaştırma yapılacak olursa bugünkü ABD rolündeydi. Metotları, dünya görüşü, hümanizması elbette farklı olabilir ancak A ülkesinde yaşayan 2000 yaşındaki(cinler uzun ömürlüdür, bu yüzden metafora kısa ömürlü biz insanları karıştırmadım) fanatik bir cin için her iki ülke de “emperyalist” yaftasını yiyecektir. Sorun tam da bu noktada başlıyor; Zamanında Osmanlı’yı gerçek mesnetlerle olmasa bile sırf tehlikeli anti-emperyalist nefretinden dolayı eleştiren bir Avrupalı mütefekkir neden bizler için bugünün mesela bir ABD karşıtı Noam Chomsky’den daha kötü karşılanıyor. Ya da Osmanlıyı yine sübjektif bir sebepten dolayı yere göğe sığdıramayan bir Avrupalı düşünür Tarih kitaplarımızda “adı geçen yegâne düşünür” pozisyonuna düşüyor. Elbette cevabı basit: Övgüyü duyar, yergiyi yereriz değil… Yergiyi yerden yere vurarız.
O zaman babası Osmanlı annesi Amerikalı olan tarihsel bir çocuğun masum hisleri ile bugün ABD’ye yöneltilen eleştiri oklarının bir zamanlar farklı şekilleriyle Osmanlıya yöneltildiğini, işte sırf bu sebepten Türklerin “barbar” diye nitelendirildiğini unutmamalıyız. Osmanlıyı Türklüğümüzden ilgisiz bir heyula olarak görmüyor isek anlatılanları “biz de bir zamanlar emperyalisttik bugün ise onlar emperyalist, sesimizi çıkarmayalım” şeklinde özetlemek yanlış olacaktır. Önermelere hacet yok, belki de kabaca tırnak içerisindeki cümlenin “sesimizi çıkarmayalım” kısmına kadarki cümleyi hatırlamak yeterlidir. Ancak emperyalist kelimesinin “global ağabey” kavramından daha ağır bir anlamı yoktur esasen. Bu açmaz “Nasıl insaflı anti-emperyalist olunur” elkitabının ana teması olabilir.
Salı, Eylül 12, 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder