Pazar, Nisan 15, 2007

YOUR BOYS HAVE DONE IT…

12 Eylül 1980 darbesini görmek nasip olmadı nitekim o zamanlar henüz dünyada değildim. Yaşananları okudukça bazen keşke ben de o zaman yaşasaydım derken bazen de şükürler olsun o zamanlar yoktum diyorum. Evet, şükürler olsun ki o zamanlar yoktum çünkü her halde o zamanlar şimdiki yaşımda olsam şu ana kadar okuduğunuz satırlar bile başıma çok iş açabilirdi.

Yazılanlar; “yazı” olarak adlandırılan her huruf gibi soğuk, didaktik ve hissizdir yazarının tüm ustalığına rağmen. Bu yüzdendir ki darbeler hakkında okunanlar darbeyi yaşamamışlara çok doğal gelir. Neyse ki devir 1960’larda olduğu gibi Ankara Radyoevinin yayında iken basılıp yegâne iletişim kanalını ele geçirdiği devir değil. Kimsenin tekeline alamadığı ve alamayacağı hiçbir zaman lideri olmayacak ve susturulamayan güç “internet” artık iletişim kanallarının ele geçirilmesini ebediyen engelledi.

Kısa bir süre önce Türkiye’den erişimi engellenen meşhur www.youtube.com adlı internet sitesinden Kenan Evren’in 12 Eylül Darbe’sinde siyah beyaz ekranlardan yayınlattığı konuşmayı LightBright 17 inç ekrandan on-line izliyorum. Ancak tamamen o tarihte yaşayan herhangi bir vatandaş ile empati kurmaya çalışarak.

Kenan Evren; geçen günlerde eyalet sisteminden bahseden eski çınar o zamanlar “kontrol edilemeyen demokrasi” ve “otoritesini kaybetmiş devletten” bahsederek neden yönetime el koyduklarını gayet naif bir biçimde anlatıyor.

Çok sonraları Mehmet Ali Birand’ın iddiasına göre de; Türkiye’de darbe yapıldığı haberi zamanın ABD başkanına your boys have done it (bizim çocuklar işi bitirdi) diye iletiliyor. Eğer bu da doğruysa tıpkı en son Utah skandalında da olduğu gibi darbenin adresini gösteriyor.

Bir ordunun kendi vatanını yeniden kurtarması ve demokrasiyi baltalamanın en iyi metotlarından biri olan Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.*1 ”

Ülkemizin kısa darbe kronolojisini inceleyelim:

  • 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.

    * Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.

    * 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.

    * 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.

    * 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.

    * 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.

Bu kronografyadan anlaşılacağı üzere hiçbir darbe ülke ekonomisine el koymak için değil “sen kenara çekil ben bu işi hallederim” mantığı ile yapılmış. Tabiri caizse “yaramazlık yapan hükümetlerin kulağı çekilmiş *2” Elbette olan halka olmuştur hep.

Medeniyetler çatışması teorisi ile ün yapmış Samuel Hunthington’un yaptığı bir araştırmaya göre: “Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydir. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktur. Huntington, 1974'te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır. *3”

Buna göre Bugüne kadar ara trend dalgalanmalarını saymazsak çok da iyi olmayan ekonomilerimizin ve buna bağlı olarak zayıf sivil kamuoyunun darbelerin oluşumundaki pasif rolünü anlamış bulunuyoruz.

Darbeyi demokrasiyi baltalama olarak nitelendirmekten kasıt: Bugüne değin İstediği ve organize olduğu takdirde “halkın seçtiğini” devirebilen bir güç olarak askeri darbe yapan aktörlerin halkın tercihine bakışıdır. Bu tuhaf demokrasi anlayışı beş on kişi olan kendi gibi düşünün grubun ülkenin geri kalanlarından daha akıllı olduğuna kanaat getirmiştir ki ülkenin siyasi tercihlerini hatalı olarak kabul edip kendisi başa gelebiliyor. Eh bu doğru tercihlerin sonuçlarını ülkemizi kaç yıl ileri götürdüğü de ortadadır (eksi yönde).

Bu aktörlerin sadece asker olmadıklarını hatta çoğunlukla sivil olduklarını da Cumhurbaşkanlığı tartışmaları içerisinde bariz bir biçimde görmekteyiz. Tuhaf bir rastlantıdır ki artık “postmodern devrimlerin” bile yapılamadığı mevcut konjüktürde darbelerle ülkeyi bir yerlere taşıyacak zihniyete sahip sözümona “bizim çocuklar’ın” çocukları halkın olası tercihine karşı var güçleri ile mücadele ediyorlar.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması hususunda kişisel kanaatimin pek önemli olduğunu düşünmesem de yazının akışı içinde neyi kastettiğimin anlaşılması için; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına benim de karşı olduğumu söylemeliyim. (Bu fikrim bu hususta benim gibi düşünenlerin bazılarının “çağdaş yobazlığı” yüzünden değişmek üzere)

Evet, bu aktörler sivil halkın tercihini –gerçi daha tercih bile olmadı- eleştirirken artık karşıtlık üslubunu da aşmış neredeyse kendileri gibi düşünmeyenleri “vatan haini” ilan edecekler.

Anayasal olarak da kabul edilmiş olan “meclisin halkı temsil” yetkisini pek de özümseyememiş olanlar meclisin tercihinin teorik olarak imkânsız olsa da günümüz demokrasilerinin pratik bir kuralı olarak halkın tercihi olduğunu anlamalıdırlar.

Az olmasına karşın muhalif partinin meclis içindeki “çok gürültülü ancak pasif pozisyonu” bu partiyi meclise taşıyan seçmenlerin seçimlerini doğru partiden yapmış olma ihtimaline karşın yanlış adamlarla çalıştıklarının en bariz işaretidir.

Bugüne değin kendine has aydın ve demokratik CHP imajı mevcut başkanının anti-demokratik kişiliği ve kritik bir dönemde olan Türkiye sorunlarına sadece ve sadece AKP’yi ve AKP’lileri nasıl eleştiririm merceğinden bakıyor olması CHP’nin kadim imajını silip götürmüştür. CHP’nin bu durumunu Deniz Baykal’ın artık çözemeyeceği ortadadır. Bu pozisyonda Şişli Belediye başkanı Mustafa SARIGÜL’ün kesinlikle daha iyi olacağı artık daha büyük bir ihtimal olarak değerlendirilmelidir.

Maalesef Ankara’da yapılan mitingde her ne kadar siyasi bir dışavurum gözükmese de eylemlerin hangi partinin ekseninde yapıldığı tahmin edilecektir. Bu bağlamda Ankara’da yapılanların saf sivil toplum hareketi olduğundan emin değilim.

Erdoğan’ın aynı tazyikler altında başbakanlığa geldiğini de düşünürsek; Erdoğan’a kendi partisinden daha çok Deniz BAYKAL’ın destek verdiği gibi şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkacaktır..!

Eskilerin bir hikayesi vardır: Define arayan biri, define ilmini bilen bir bilgenin yanına gider, bilge definenin yerinin haritasını verir ve bir şart koşar ve defineciye der: “Define yeri kazılırken tavşanlar hakkında hiçbir şey düşünmeyeceksin. Tavşanı düşünürsen defineyi koruyan cinler defineyi kaybeder.” Defineci tamam der ve haritada gösterilen yere gidip kazıya başlar ve aklına bilgenin sözü gelir. Tavşanı düşünmeyeceğim der. Gerisini siz tahmin edin…

Erdoğan hakkında yapılan çoğu eleştiri “tavşanı düşünmeyin” veznindedir. Dolayısıyla gerek seçimlerde gerekse gazete köşelerinde hep aynı şey ortaya çıkar.

Erdoğan’ı düşünmeyelim, düşünmeyelim ama neden?

***

Bu arada bizim çocuklar neden işi bitirmediler acaba?

Pazar, Mart 18, 2007

DANİMARKA ATEŞLE OYNUYOR

Türkiye ve Müslüman dünyasında hala tasvip eden kaldıysa bu yazını başlığı biraz tehditkâr olarak gözükebilir. Ancak her halde bu yazı yazılırken Danimarka’nın ve beraberine tüm devletlerin iyiliğini belki de Danimarkalıların kendisinden daha çok istenildiği önceden vurgulanması gereken bir noktadır.

Tüm demokratik toplumlarda düşünce özgürlüğü kapsamında elbette “öteki” kapsamında olanları rahatsız edecek hatta rencide edecek fikirler ortaya çıkabilir. Ya da daha ciddi ve tatsız olaylar yaşanabilir. Ancak bunlar yine demokratik olan diğer toplumların sağduyusu ve karşıt olanlar içinde her iki taraftan da en sağduyulu olanların konsensüsünün gücü sayesinde bu krizler aşılır. Bu hususun bir modeline benzerine merhum Hrant DİNK cinayetinde herkes şahit olmuştur.

Bunun dışında toplumların barış içinde yaşama adına bile olsa “öteki olanları” mutlu etme gibi bir sorunları olmaması doğal kabul edilmelidir.

Bu bağlamda Fransa’nın Ermeni yasa tasarısı ne kadar siyaset kokarsa koksun artık Fransa’nın en başında iç politiği ve içinde barındırdığı Ermeni toplumuna bakışı ile yakından ilgilidir. Türkiye İsrail ile stratejik işbirliği içinde olmasına rağmen Filistin’i nasıl tabiri caizse defterden çıkaramaması bu anlamda diğer kayda değer bir örnektir. Bu tür hususların uzun zaman sonra bir şekilde aşılacağı şüphe götürmemektedir. Buna da güzel bir örnek Türkiye’nin Suriye ve İran ile son zamanlardaki yakın politikaları olarak gösterilebilir. Tüm bunlar bir arada yaşamaya mahkûm dünya toplumlarının avami tabirle gelin-kaynana ilişkisine benzer ve kesinlikle tarihi sayılmayacak günübirlik sorunlarıdır.

Danimarka’nın İslamiyet karşısındaki ilk göndermelerinin ölçüsüzlüğüne rağmen bu sorunları dahi yukarıda mezkûr geçici sıkıntılar olarak düşünmüştüm. Hatta daha ağır bir krizin bir zamanlar İsrail Askerlerince ortaya çıkarıldığı yine Hz. Muhammed’e yapılan ağır bir hakaretin de bir aşıldığını düşünerek bu tezi teyid etmiştim.

Ancak herkesin takdir edeceği üzere Danimarka’nın gerek devlet gerekse sivil toplum olarak içinde bulunduğu tutum artık demokrasilerde kendiliğinden teşekkül eden “çarpık” fikirlerin bile masumiyetinde değil artık saldırgan ve korkak bir tavır içerisindedir.

Bu durum Danimarka’nın iç huzuru açısından iç açıcı bir durum olmayacaktır. Neredeyse ayda bir illa ki İslamiyet ile ilgili bir sorun için tohum eken Danimarka artık inkar edilmez bir uluslar arası aktör olan ve adını “global terör” koyduğumuz güce karşı halkını tehlikeye atma hakkına sahip değildir.

Bu noktadan sonra Amerika’nın Irak’ta edindiği fakat inkâr ettiği tecrübeyi Danimarka’nın kendi topraklarında tatması üzücü olacaktır hem de yanlızca Danimarka için değil tüm Hıristiyan ve İslam dünyası ve de kültürü için…

Danimarka’daki bir belediyenin “içinde mescit bulunan dernekleri” dernek saymaması hususunda yaptığı uygulama da dahil olmak üzere neredeyse Danimarka ile ilgili her haber her zaman inkar ettiğim ama kabus gibi dönüp dolaşıp yine rüyalarıma giren Samuel Amca’yı (Samuel Hunthington) ve onun meşhur tezi olan “Medeniyetler Çatışmasını” hatırlatıyor.

Kabul edilecektir ki laik sıfatı ile tüm dinlere karşı mesafeli olan Türkiye bugün bu hususta kanunlardan değil de toplumun belirli kesimlerinden kaynaklanan tatbiki sorunlar dışında ve de her türlü aksaklığa karşın dünyada dinsel meseleleri en az sorun yapan ülkedir. Bu bağlamda Türkiye’nin farklı dinsel ve kültürel unsurlar için yapacağı her tür girişim Danimarka gibi ülkeler için model olarak afişe edilmeli ve dünya barışı için büyük ve fedakar bir yatırım olarak telakki edilmelidir.

Pazar, Şubat 25, 2007

THE KURDISTAN: KUZEY IRAK’IN İNGİLİZCE MEALİ

Bizler; Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan her bireyi “Türk” kabul eden anayasamıza göre Türk olarak (ırksal olarak değil) “Kuzey Irak”, “Kuzey Iraklı” gibi kavramlar yaratıp bu bölge üzerine duygusal davranmaktan öte herhangi bir politikaya hiç biz zaman sahip olmadık.

Bir zamanlar “Kırmızı Çizgiler” vardı. Şu an ise esamisi bile okunmamakta.

Mesut Barzani denilince aklımıza ne geliyor “Kırmızı Pasaport”. Medyadan tutun da sokaktaki adama kadar her kes Mesut Barzani denilince “Türkiye’nin ona verdiği kırmızı pasaportla şöyle yaptı, böyle yaptı“ diye diye bitiremiyor. Bunu biz “ekmeğimizi az mı yedi” mantığı ile yorumluyoruz. Hatta bununla övünüyoruz. Oysa bu durum Türkiye’nin diplomatik gücünün hala “aşiret reisi” olarak anılan Mesut Barzani tarafından akıllıca kullanılmasından başka bir şey değildir ve maalesef Türkiye için övünülecek bir husus da değildir.

Hacete gelelim: bugün bizim adını haklı olarak telaffuz etmemek için ihdas ettiğimiz “Kuzey Irak” olarak tesmiye edilen yer artık ABD’nin (sonradan özür dilese bile) gözümüze soktuğu haritalarda artık “Kürdistan”. Gerçi ABD’ye de çok görmemek gerek Türkiye’de bile bazıları da bastırdıkları ajandaların arkasına “yanlışlıkla” Kürdistan haritası koyuyorlar. Yine bizim kırmızı pasaport verdiğimiz ve “aşiret reisi” nickname’si ile tanığımız Barzani mevcut bölgesel yönetimin başkanı, diğer bir “aşiret reisi” tanıdığımız “Celal Talabani” ise Irak Cumhurbaşkanı. Hakeza bir zamanlar uydurma dil dediğimiz Kürtçe ise sadece Kuzey Irak’ta değil tüm Irak’ta 2.resmi dil olarak kabul edildi. Yani bu anayasal geçerliliği olan uydurma dil ile tüm Irak’ta 2. devlet dili.

Kürt milliyetçiliği ve bağımsızlık hareketinin takriben bir asırdan biraz daha fazla olan kısa geçmişine rağmen bugün özellikle Irak’ta sahip olduğu kazanımlarını iyi analiz etmek gerekiyor. Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de bu meselenin çözümündeki zahiri analizlerin öztesellici ve ihmalkâr, günükurtaralımcı ve çarpık olması bugün bu yazı da dâhil olmak üzere sorun üzerine tüm kafa yorma fiillerinin ana nedenidir.

Öztesellicilik kavramı bizim birçok meselemizde kullandığımız metottur; Sorun olarak kabul edilen konunun aslında var olmadığı bunu hep birilerinin kaşıdığını hep daha önemli sorunların var olduğunu yazıp çizmek veya söylem haline getirmek bu metodun ürünüdür.

İhmalkâr ve günükurtaralımcılığın kökenini zaten biliyorsunuz.

Çarpık analizler hakkında ise bugün bazı ulusal gazetelerde sayfaları süsleyen bazı yazarlar Kuzey Irak konusunu tamamen duygusal boyutlara taşımakta Kerkük vurgusunu ise “kaptırdığımız bir toprak” olarak incelemektedirler.

Kerkük Bizim Midir?

Lütfen bu paragrafı okumadan evvel konu üzerine rasyonel düşünüldüğünü ve bu sorunun bir şüphe yaratmak için değil iyiliğimiz için sorulduğunu bir kez daha hatırlayın.

Bir toprağın herhangi bir millet veya devlete aidiyeti için o toprak parçasının bir aidiyet nedeni olmalıdır. Yoksa Türkiye’den Kamboçya bizimdir ya da Paraguay bizimdir dediğiniz zaman doğru söylüyor olma ihtimaliz ortaya çıkar.

Kerkük Bizimdir söyleminin ya da Kerkük’ün bir şekilde bize ait olması veya bizim güdümümüzde olması inancının kaynağında Kerkük’ün olası aidiyet nedenleri:

  • Tarihsel
  • Jeopolitik
  • Demografik ya da
  • Politik

Olarak sıralanabilir. Türkiye’de bu olası aidiyet nedenlerinin genelde tamamı hiçbir bilimsel bakış açısına tabi tutulmaksızın kullanılır.

Bu aidiyet nedenlerinin tamamen bizim lehimize olması beklenemez, nitekim bu durumda olan her toprak parçası bugün artık “Türk toprağı” dır.

En çarpık analizler ise tarihsel aidiyet nedenlerinden bahsedilirken yapılmaktadır. Tarihçiler Kerkük’ü kendi görüşlerine göre her yere bağlayadursunlar kimse analizi için sadece saf aklın bile yeterli olduğu şu sorun üzerine eğilmez: Bir toprağa (ülke olarak değil tartışmalı coğrafik bölgeler olarak) uzun yıllardan beri sahip olmak o toprağın mülkiyetinin doğal hakkını doğurur mu? “Doğurur” cevabı bize Osmanlı İmparatorluğunun asırlardır sahip olduğu topraklara mesela Balkanlara, Irak’a, hatta Kuzey Afrika’ya “bizimdir” deme hakkını doğurur. Şu an sayılanların hangisine “bizimdir” denilebilir? Eğer “bizimdi” denilecek olursa daha totolojik bir durum ortaya çıkmaktadır. Bir toprağın bir şahıs aidiyet zamirine atfı illa ki emperyal çağrışımlar yapmaktadır. O zaman Osmanlı İmparatorluğu 19. yy Batı Avrupa’sındaki anlamıyla emperyalist miydi? Bunun doğal cevabı da “hayır” olduğuna göre Osmanlının fetih yaparken “ora bizim olsun bura bizim olsun” misyonu ile savaşmadığı ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki Avrupa içlerine kadar giden Avrupa tüm Avrupa’yı Müslümanlaştırmamıştır. Demek ki Osmanlı İmparatorluğu sahip olduğu topraklara farklı bir misyon ile bakmaktaydı.

Tarihsel malikiyetin doğal mülkiyet hakkını doğurduğu inancının bir açmaz’ı da kıdem ya da ezelilik boyutundadır. İstanbul’un bir zamanlar ve uzun yıllar Osmanlı’ya ait değil Bizans’a ait olduğu, bugün artık siyasal olarak da sahibi olduğumuz toprakların bazılarının kendilerine göre eski sahiplerin olduğu gerçeği de aynı kişilere tarihsel statüsünden dolayı bizimdir deme hakkı doğurmaz mı?

Demografinin aidiyet nedeni olarak değerlendirilmesi

Çok tartışılan aidiyet nedenlerinden biri olan demografinin(nüfus yapısının) bir toplumun yaşadığı toprak üzerinde aidiyet hakkını doğurması tarihsel geçmişin doğal etkisi olarak pratik bir enstrümandır. Daha açık ifade ile “kim nerede çok ise o oranın sahibidir” şeklinde avamileştirilebilecek olan bu mantık artık güçlülerin manipülatif etkisinin altında olduğundan aidiyet nedenleri olmaktan çıkmıştır. Saddam Kerkük’e Arap nüfusu ihraç etti, Kuzey Irak yönetimi ise Kürt nüfusu ihraç ediliyor. Hepsi bu manipülasyonu ülke içinde yerlerinden olmuş kişilerin (ÜİYOK) geri dönüşüşü şeklinde meşrulaştırıyorlar(dı). Demografik manipülasyon yapma imkanı olmayan Türkmenler ve Türkiye ise haklı olarak tarihi nüfus kayıtlarına atıf yaparak kendilerinin Kerkük’te yoğun olduğunu vurguluyorlar. Açıktan bizimdir demeyen ABD ve diğer “merkez ülkeler”(uluslar arası politik anlamda) en akıllıca hareketi yaparak Kerkük’ün sahibi olma etiketini en akıllıca şekilde birilerine yapıştırıp, esas amaçlarına bakıyorlar.

Dolayısıyla demografi de savaş halinde açıklayıcılık vasfını yitiriyor.

İngiltere Tren Garlarında Hırsızların astıkları bir tabela

İngiltere’de “Hırsızlara karşı dikkatli olun” diye tabelaların asıldığı otogarlardan bahsedilir. Güya bu tabelaları hırsızlar kendileri astırırlarmış. Amaç basit; bu tabelayı okuyan yolcular “cüzdanım çalındı mı?” diye cüzdanlarını yokladıklarında köşelerden bakan hırsızlar kurbanların cüzdanlarının hangi cepte olduğunu anlama zahmetinden kurtulup daha güzel iş yapıyorlarmış.

Şimdi ABD’nin Kerkük kimin olacak diye astırdığı tabela Kurbanların ceplerindekilerini araklamadan önce ABD’nin bizim meşhur İngiliz Gar hırsızlarının yaptığı gibi güzel bir yoklama taktiği.

Anlaşılması gereken şu: Esas Sahip olan ABD her halde Kerkük’e ABD bayrağı veya ABD’nindir yazan tabelası astırmayacaktır. Birilerine bayrak astırıp hem kendini hem de seçtiği en akıllı olanı ihya edecektir. Olan ise yolculara olacaktır.

Kerkük’ü Petrol için istiyoruz” deme cesareti

İşte bu Kerkük’ü emperyal amaçlar için istemek demektir ki Türkiye’den bu cesareti gösteren kişilere aidiyetin nedeninin jeopolitik olabileceği anlamına gelir. Bu tez ise günün birinde ABD’nin ya da başka bir ülkenin güneydoğu petrolleri ya da Fırat’ın suyu için Türkiye’nin bazı bölgelerine “bizimdir” deme hakkı doğurur.

Halen “Bizimdir” diyerek başlamak…

Buraya kadar anlatılanlar her halde ülkenin selameti için politika yaparken ya da herhangi bir vatandaş olarak kahvehanede düşünürken bizlere “şurası bizimdir burası bizimdir” demeden önce bin kere düşünülmesini salık vermiştir.

Her halde etkin ve başarılı bir strateji yeni yüzyılda artık “ne yapmalı” diye başlayarak ve “stratejik derinliğe” sahip olmakla mümkündür.

ABD ordusu ile Bush ayrı tellerden çalabilirler ama dünya kamuoyu bunu duymaz duysa bile bunu “çatlak” olarak yorumlamaz. Ya da kimse ABD’de ordunun siyasete karışıp karışmadığı hakkında karın ağrıtıcı analizler yapmaz.

Türkiye gibi bir ülkeye yakışan karar vericiler “iç politika kaygısına” ya da “klişeleşmiş inançlara” bağlanmadan tüm makamlarca efektif politika yapmaktır ve fikir ayrılıklarını “basına kapalı” kapılar ardında bırakıp dış politikada sinerjik hareket etmektir.

Bazen taban bazen muhalif grup bazen kararsız grup olarak basit bir iç politika enstrümanı olan biz vatandaşlara düşen ise her ne kadar doğrudan politika yapamasak da kamuoyu ve sivil toplum olarak adlandırılan sözü geçer iki pozisyonumuz ile ülkeyi ve ülkeyi yönetenleri Kuzey Irak meselesi de dâhil olmak üzere çarpık analizlerden uzak tutmaktır.

Bunun anlamı şudur PKK’ya destek veriyor diye görüşmekten kaçınılan Kuzey Irak’la görüşmek “bu ülkenin iyiliğine olabilir” nitekim karşıda duran PKK’nın kendisi değildir. Şayet destek veriyor denilirse PKK’ya ABD’den daha büyük desteği kim veriyor diye cevap hazırdır. Hakeza Suriye de bir zamanlar destek verirken bugün desteğini en azından eskiye oranla geri çekmiştir. Bunun yanında masada çözülemeyen sorunların nerede çözüldüğü de malumdur. Bir savaşa karşı Türk halkı her zaman hazırdır ancak kabul etmek gerekir ki şu anda;

Kerkük Çanakkale değildir.

Türkiye’nin şu anda Kuzey Irak’a karşı olan eli stratejik bir biçimde kullanılırsa, savaş ya da gerilim yolu ile elde edileceklerden çok daha fazlası elde edilebilir.

Ancak sağduyulu bir yaklaşımla Türkiye’nin Kuzey Irakla görüşmesini hep bir ağızdan “hadi görüşülsün, hadi görüşülsün” demek de sığ görüşlülük olacaktır. Çünkü bazen “görüşmüyoruz” ya da avami tabirle “işim olmaz” politik söylemi de etkili bir diplomasinin ön çalışmalarıdır.

Pazartesi, Şubat 12, 2007

DEVLETİN DERİNİ VE SIĞ OLANI

Fransız kralı XIV Loui’nin L’état moi (Ben devletim) dediğini öğrendiğimden beridir; eski Yunan filozoflarına göre epeyce geç de olsa ben de sordum kendime:

Devlet nedir?

Yunanca devlet kelimesinin kökeni: dümen tutmak, yön vermek anlamına gelen Kybernare sözcüğünden türemiştir. Demek ki elle tutulup gözle göremediğimiz “devlet” hayat gemisinde bir arada olanların dümenidir. Hıristiyan filozoflardan St. Augustin'e göre de, devlet, "ilk günah neticesinde Cennet'ten kovulan insanoğlunun yeryüzünde teşkilatlanma zorunluluğu duymaları üzerine ortaya çıkmış bir kurum"dur.

Filozoflar devleti ilk tanımlamaya başladığı dünden bugün içimizden kırk çocuk yapıp da çocuklarını okula gönderemediği için “nerede bu devlet” diye bağırıldığı zamana değin her düşünür “devlet şudur, devlet budur” diye yorumlar yapmış hatta bizim adını yanlış yerlerde kullandığımız “anarşizmi” akımının filozoflarından Proudhan gibileri de “devletin gereksiz bir kurum” olduğunu vurgulamıştır.

En azından benim gibi vasati insanların çoğu doğmadan önce tıpkı etnik kökenleri ve cinsiyetleri gibi devletlerini de seçemezler. Dolayısıyla babalarımız kimliklerimizi çıkardığı zamandan bizim pasaport alıp da ülke dışına çıkabilecek yaşa geleceğimiz zamana değin “bir devletin” mensubu olmak zorundayız. Bu süreç dâhilinde de genellikle devletin ne olduğu ve neye yaradığı problematiğine kendimiz karar verecek düşünsel derinliğe ya çok geç ya da çok zor sahip oluruz. Devlet üzerine derin bir tefekküre girmeye karar verene değin; ya devlet hakkında pek bir fikrimiz olmaz, ya devletten nefret ederiz ya da devlete tapınırız. Ve bu üç bilinçsiz alternatifin gerçek mimarları ise yine bu iç alternatif devlet fikrinden kurtulamamış yetiştirenlerimizdir.

Oysa devlet kavramı neredeyse bizim Türkçe’de hemen hemen her şeyin yerine kullanılabilecek “şey” kelimesinden daha değişken ve derin bir şeydir. Öyle ki Mussuloni’nin İtalyası da, Stalin’in Rusya’sı da Urartular’ın krallığı da, tarihsel ve yönetsel farklıklarına rağmen devlet kavramı içinde değerlendirilmektedir. Aynı zamanda bazıları kendilerinin devlet diye tanımladığı şeyi devletin varoluş sebebi/sonucu olan millet veya ulustan üstün tutarken devlet için bir şeyler yapmakla veya yaptıklarını “devlet için” diye nitelendirmekle devlete en büyük zararları verebilmektedir.

Derin ve Sığ devlet.

İnsanoğlunun devleti algılayış biçimi bilinçaltında onu baskı altında tutan ve aynı zamanda koruyan her türlü imge ile yakından ilgilidir. Tahakküm çağrışımlı imgelerin çoğu agnostik, hikmetinden sual olunmayan ve mesafeli bir şekilde zihinde saklanır. Baba, Tanrı, Kral ve Devlet gibi kavramlar eril biçimleri ile aynı düşünsel arkenin türevleridir.

Şöyle ki;

Tek tanrılı dinlerden önce insanoğlu paganizme inanmakta Tanrı kavramının sayısal değerleri ile pek ilgilenmemekte idi. Ve bizim şimdi çocuklarımıza anlatmaya çalıştığımız görünmeyen, bilinmeyen ve kendini belli ettirmeyen tanrı kavramı yerine; elle tutulur gözle görülür hatta yenebilen tanrılar varı. Yani çocukların ve delilerin Tanrı olarak kabul etmesinin daha kolay olduğu ilahlar edinilmişti…

“İktidar” kavramını çabuk anlamış ve narsist duyguları güçlü insanlar kendilerini Tanrı ilan ederek yönetimsel hakları doğal olarak elde ettiler. İşte bu yerde monarşik yönetimin ilkel biçimi ortaya çıkmıştır.

Tanrı-Kral yada Kral-Tanrı’lar tek tanrılı dinlerin rasyonalist etkisi ile mistik etkilerini kaybetseler de Krallar ve krallıklar yani devletin tek kişi olduğu yönetimler yirmi birinci yüzyıla değin var oldular.

İşte bu süreç içerisinde kadim bir kavram olan devlet kavramı da monarşik argümanlar içinde algılanmıştır.

Var olsa da “demokratik ve sosyal hukuk devleti” kavramının bir türlü anlaşılamadığı günümüz Türkiye’sinin tarihsel olarak daha dün denilebilecek kadar yakın olan monarşik ve kadim devlet geleneği ister istemez günümüz insanının devleti algılamasında ve devletten beklentilerine yansımaktadır.

Dolayısı ile derin devlet dışarıdan devletin elle tutulur gözle görülür yüzü olan daha doğrusu devletin ta kendisi olan kişi(ler) olarak algılanmaktadır. Bunun dışındaki bir algılayış ile biçimi derin devletin resmi kurumdan veya basit bir organizasyonundan farksızdır.

Derin devletin bu şekilde algılanması hatta derin devleti yaratanların kendilerince dahi bu düşünsel temeller üzerine oturtulmuş olması başından beri bahsettiğimiz devletin somut olarak anlaşılması ya da gizli bir monark yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Paganizmi genlerinde taşıyan insanoğlu devletin çekirdeğini somutlaştırmak istemektedir işte bu çekirdek derin devlettir. Geri kalan ve devlet diye adlandırılan ise sığ devlettir.

Derin devlet sığ devletin içeriye attığı adamı yanaklarından öper mi?

İşte esas merak ettiğim budur. Sığ devletin herhalde derin olanınca sadece formalite olarak görülen kanunlarına uymadığından dolayı içeri atılan bir insan –ki ona da diyecek bir şey yok-, derin devleti inkâr eden ancak bizlere “emekli derin devlet” elamanı gibi lanse edilen başka biri tarafından canlı yayında “yanaklarından öpülüyor”.

Şimdi devletini seven biri olarak ben hangi devletimi daha çok seveyim: Derin olanını mı? Sığ olanını mı?
Devletini severken vatan haini olabilmenin de imkân dâhilinde olduğu günümüzde derin devletin var olmama ihtimalini de göz önünde tutan biz sıradan vasat bireylerin kafasının ne kadar karışık olduğunu ve son gündemin de buna nasıl tuz biber ektiğinin farklı bir dışavurumudur anlattıklarım…

OGÜNÜ TANIYORUM, HRANT DİNK’İ O ÖLDÜRMEDİ

Ogün Samast; 19 Ocak’ta İstanbul’da Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant DİNK’i, öldüren 17 yaşındaki Trabzonlu genç. Ogün’ü siz de tanıyor olmalısınız. Güya kişisel olarak milliyetçi duygularından ötürü kin duyduğu adamı kendisi dahi çok iyi tanımayan bir genç. Bu profil yabancı gelmemeli.

Hrant DİNK’i “ölümünden sonra tanıyan” ve timsah gözyaşları döken, bir cenaze törenini kendi reklâmına dönüştürmeye çalışan bir çok güruhların hep bir ağızdan bozuk plak gibi çaldığı şarkıya eşlik etmeyeceğim ben. Onu “ölümünden önce de tanıyan” biri olarak, ona rahmet okumaktan daha fazlasını yapmacağım.

Çünkü Hrant DİNK’in aslında kim olduğunu ve ne anlattığını medya zaten fazlasıyla yapıyor, ne tuhaftır ki aynı medya Fransa’da soykırımı inkâr edenlere yönelik ceza ile ilgili kanun görüşülürken, Hrant DİNK ve birkaç aydının; Fransa’ya gönderdiği ve bu yasa tasarısını eleştiren mektubu sanki basit bir olaymış gibi ele aldı. Oysa bir Ermeni olarak Hrant DİNK’in dışarıdaki Ermeni diasporasına karşı gösterdiği tavrı onun dışında ve ustalığında “fakat Ermeni olmayan” biri yapsa madalya takardık.

Agos gazetesini Ogün Samast’ın yaşıtlarından kaç kişi tanıyor, kaç kişi ne yazıyor diye bu gazeteyi okudu? Agos gazetesi tüm sayfalarında “Türkler kötü, Türkler barbar” mı yazıyor? Yâda Agos’ta her gün soykırım efsaneleri mi anlatılıyor? Agos’u okuyan günaha mı giriyor. Agos ne demek? Agos Ermenice’de karasabanın toprakta açtığı iz demek. Yani soykırım falan demek değil. Ya da Şalom gazetesi var Türkiye Musevilerinin çıkardığı; Şalom da “Haydi Türkiye’yi bölelim” anlamına gelmiyor, İbranice “barış” demek.

Hz. Ali “İnsan Bilmediği Şeyin Düşmanıdır” demiştir. Evet, Ogün Samast’ın eylemi ister bireysel ister organize bir cinayet olsun Ogün Samast eğer “bilseydi” bu cinayeti işlemeyecekti.

Eh Ogün ve onun gibi birçok gencin de haliyle birçok kavramda olduğu gibi “Ermeni” dendiğinde aklına ilk gelecek şeyler silsilesini, kendini başkalarından nefret ederek vatanperver vehmeden insanlar belirlediği için, Ogün ve onun gibi birçok genç “bir Ermeniyi öldürmenin” vatana hizmet olduğunu, hatta Allah katında büyük bir sevabının olduğunu düşünüyor.

Düşünelim biraz daha; Ermeni diyince aklımıza ne geliyor? Benim aklıma ilk gelen bir zamanlar vatan hainlerine “Ermeni Uşağı” deme âdetimiz geliyor mesela. Yani Ermeni diyince aklımıza öyle kötü şeyler geliyor ki; bunu küfür niyetine kullanıyoruz. Peki, Osmanlıdan günümüze bu vatana malolmuş Ermenileri sayalım mı? En iyisi saymamak çünkü tehlikeli oluyor. Bunu isteyenlerin kişisel araştırmalarına bırakmak en doğrusu olacaktır.

İşte bizim Ermeni kavramına biçtiğimiz anlamlar aslında bu cinayetin failinin Ogün Samast olmadığını gösteriyor. Bu cinayetin esas failleri bu kavramların yazarları. Bu topraklarda yapılan tek kanlı iş Ermenilerle olmadı, tarihin başlangıcından bugüne kimlerle savaşıldı. Ama hiçbirini biri dışında, şeytan ilan etmiş değiliz.

Şimdi bir de Ogün Samast’ın obsesif haleti ruhiyesi ile değerlendirelim olayı: Hrant DİNK bir vatan haini olsun, biz de vatanperver hatta vatanperest olalım:

Hrant DİNK’in öldürülmesi ile Türkiye’de “ne arttı”? ABD’de Ermeni lobileri bu cinayeti Türkiye aleyhine kullanmaya başladılar bile. İngiltere'nin en saygın gazetelerinden Independent da Dink'in ölümünü, ünlü köşe yazarı Robert Fisk'in kaleminden duyurdu. Fisk makalesine, "Hrant Dink, dün Ermeni soykırımının 1 milyon 500 bin birinci kurbanı oldu" şeklinde yazdı.

Bu cinayetin Türkiye’yi daha da zor durumda bırakacağı kesin. Dış politikada zaten bahane arayan devletlere malzeme çıkardık. İç politikada ise borsadan tutun siyasi ve ekonomik istikrar alt üst oluyor.

Evet Hrant DİNK sağ kalsa ve ya yargı yoluyla içeri girecek ya da yaşamaya devam edecekti, ve bugün Hrant DİNK’i eceli ile ölse onu öldürmek için can atacak bir sürü insan tanımayacaktı.

Şimdi Ogün Samast’ın düşünsel berzahından çıkıp geri dönelim:

Vatanını seven insanlar için bu olayın Türkiye’ye vereceği zarar kabul edilebilir değildir. Peki, bu olay Türkiye’ye zarar verdi ise bu olayın gerçek faili kimdir;

Cevap komplocu ruhumuzun doğal bir dışavurumu;

ABD yaptı, İsrail yaptı, Masonlar yaptı…

En ilginç cevap ise;

Hrant DİNK’i Ermeniler öldürttü

Bu komplo teorileri çoktan internette tartışılmaya başlandı bile.

Evet, bu eylemi bizler yapmadık, Türkiye’ye zarar vermek isteyen bilmem hangi gizli örgütler yaptı. Her halde Kurtlar Vadisi dizisinin toplumdaki en kötü etkisi şiddet içeriğinden çok toplumda paranoyayı körüklemesi oldu. Kurtlar Vadisini bizi çok etkilemiş…

Bu eylem tabiatıyla elbette ki adını saydığımız güçler tarafından yaptırılmış olabilir, ama altını çiziyoruz; adı olsun tetikçi; bir Türk. Ogün Samast bir Türk. Hemen soyadına sataşılmasına şaşmamak lazım. Günah keçisini arayanlar Ogün Samast’ın amcasını izlemediler her halde: “Samast soyadı nüfus memurunun hatalı yazımıdır. Biz Türk oğlu Türk’üz “dedi. Allah aşkına bu cinayeti dış mihraklar diyenlerin gönlü bir Türk’ün maşa olmasını nasıl içine sindirebiliyor.

Maalesef yarattığımız ve adını dış mihrak koyduğumuz o hayalet çoğu kez bize bizim kendimize verdiğimiz zararı veremiyor.

Hrant DİNK’i dış mihraklar öldürtmedi, biz öldürttük. Hrant DİNK’i hedef gösterdik. Kısacası tabiri caizse kendi kalemize gol attık ve maalesef düşman bellediğimiz insanların ne dediğini önce bir kere olsun anladıktan sonra ne yapacağımıza karar vermeyi öğrenmedikten sonra daha çok gol atacağız.

Dış mihraklar ise şu an oturdukları yerden, işlerinin bu kadar rast gitmesine seviniyorlardır.

İşte size tam bir Anadolu profili ile bir cinayet yorumu; bir taraftan duygulanan, bir taraftan pragmatik, bir taraftan da “ölmüş de ne olmuş”cu bir analiz.

Tarih yazılmaya devam ederken, birileri Tarih yaptığının vehmi içinde bu ülkeye en büyük zararı veriyor. Türk bayrağı Hrant DİNK’in cenazesi dâhil, her yerde malzeme olarak kullanılmaya devam ediyor. Türk Bayrağı bir partinin veya bir grubun “malı” durumuna düşürülüyor. Türk Bayrağı ile mesaj verilmeye çalışılıyor.

Hrant DİNK zaten bu bayrağın altındaydı sağ iken. Ölüsünü de illa Türk Bayrağının altında istiyoruz, yok yok biz en iyisi yeşil ve üzerinde “La İlahe İllallah Yazan” normal tabut bezleri ile örtelim tabutunu…

Maalesef fanatizmden bir türlü vaz geçemiyoruz. İşte dış mihraklar da tam da burada başlıyor…

Tanrı bu toprakları gerçekten korumak isteyenleri korusun.

Pazartesi, Ocak 15, 2007

GAYRI RESMİ SANSÜRCÜLÜK ÜZERİNE


Düşüncelerinize katılmıyorum,

Ancak düşüncelerinizi yayma hakkını

Ölünceye dek savunacağım…

Voltaire

Gayrı resmi sansürcülük; artık “basın özgürlüğü” veya bazılarınca bunun bir lüks olarak kabul edilmesi üzerine “iletişim özgürlüğü” denilen modern “görgü kuralının” özel yöntemlerce çiğnenmesi, tehlikeli fikirlerin, “işe gelmeyen yazıların”, “ters düşüncelerin”, aleyhte veya aleyhte olduğu vehmedilen haberlerin çıkarıldığı mecralarda insanlara hiç de kaba olmayan yöntemlerle tatlı-sert haddinin bildirilmesidir.

Gayrı resmi sansürcü hiçbir zaman tersini düşündüğünü veya yayınlananların hoşuna gitmediğini alenen ifade etmez; haksızlığa uğradığını veya onu veya onun gibi düşünenleri eleştirenlerin hatasını kanuni yollardan geri iade etmeyi denemez. T.C. Başbakanı R.T. ERDOĞAN’ın Penguen dergisinde yayınlanan karikatürü gibi rencide edici bir karikatür için bir başbakan dergiye “haddini bildirmek” yerine, gayrı resmi sansürcünün hiçbir zaman uygulamayacağı bir yöntemi seçti: “dava açtı”. Bu hareketi gayrı-resmi sansürcülerin zihniyetinin hâkim olduğu birçok kesimce eleştirildi. Oysa T.C. Başbakan’ı vatandaşlık haklarına örnek bir hareket yapmıştı: hukukun üstünlüğüne inanarak işi kanuna bırakmıştı.

Gayrı resmi sansürcüye kalsa dergiye hiçbir zaman bir telefon bile etmez, dava açmaz, sesini çıkarmazdı. “İnce ve derinden” düşünerek, derginin altına buzağı arayarak bir hatasını bulur, dergiye “haddini bildirirdi” ama hiçbir zaman elini kirletmeden.

ABD başkanı Bush da bir gayrı resmi sansürcüdür. Onun aleyhinde yayın yapan tek büyük yayın kuruluşu El-Cezire’ye kanuni olarak müdahale etmedi, ama Irak hükümeti her ne hikmetse El-Cezire’ye uyarılar yaptı.

El-Cezire televizyonu internet sitesinin İngilizce yayını Irak savaşı başladığı sıralarda Hacker’ler tarafından çökertildi, New York Borsa’sında El-Cezire’nin anavatanı olan Katar’a ait televizyonlar, hisse senetlerinin işlem gördüğü katta azaltıldı.

Ama aynı gayrı resmi sansürcü Saddam Hüseyin’in idam görüntülerinin hiç sansürlenmeden her yere yayılmasına göz yumdu, daha doğrusu bu işi bizzat yaptı ama hiçbir zaman elini kirletmeden…

Fransız düşünür Voltaire: “Düşüncelerinize katılmıyorum ancak düşüncelerinizi yayma hakkınızı ölünceye dek savunacağım” demiştir. Voltaire bile sırf böyle dedi diye; Gayrı Resmi Sansürcünün en çok içerleyeceği düşünürlerden biridir şimdi…

Bir gazete veya bir televizyonun artık sansüre uğramasının imkânsız olduğu bir dönemde yaşıyoruz ancak gayrı resmi sansürcülük nosyonu günümüzde düşüncelerin açıklanmasını sansürcülüğün en şiddetli uygulamalarının yaşandığı dönemlerden bile zor duruma getiriyor.

Gayrı resmi sansürcüler; suya sabuna dokunmayan haberlere, magazin haberlerine hiçbir suretle dokunmuyor hatta sonuna kadar destekliyorlar.

1966 6583 sayılı sansür yönetmeliğinde bile; temel olarak devletin çıkarına ters olan her türlü yayın eleştirilirken, bunun dışında devletten başka kimseye devlet çıkarları dışında yayın engelleme veya yayın durdurma kararı verilmiyor.

Ancak günümüzün henüz tarihi yazılmamış düzeninde yerelden genele her yerde bir takım güçleri kullanarak; resmen olmasa da fiilen sansür mevcut; yani “filan haberi niye yayınladın, ya da yayınlamayacaksın” uygulaması.

İşin kötü tarafı bunu yapanın devletin ilgili birimlerince değil, kendini devlet vehmeden; insanların haddini bildirme amaçlı manipülasyonlarından kaynaklanması.

Gayrı resmi sansürcü heyulasının gücünün yanlızca “yapabildikleri” ile sınırlı, “matbu olanın” ise gücü sınırsızdır.

Pazar, Ocak 07, 2007

SADDAMA RAHMET OKUMAK.

Bush yönetimi kendisi ile gurur duymalıdır. Nitekim (Devlet Başkanı) Saddam Hüseyin gibi birini (Devlet Başkanı ibaresini tırnak içinde yazıyorum çünkü idam görüntülerini yayınlayan bir Irak televizyonu bu ibareyi kullandığı için kapatıldı); yaptığı katliamlara, halkına çektirdiği eziyetlere rağmen hakikaten acınacak bir duruma düşürmüştür. Öyle ki; bugün Saddam düşmanları dahi idam görüntülerini görünce; Saddam’a rahmet okudular.

Fail olarak; Bush yönetimi diyorum çünkü bu işlerin politik değilde fiziki anlamda failini “Amerika” diye göstermek Amerika’lı olan ve azımsanamayacak derecede olan birçok Bush ve Amerikan politika karşıtlarına haksızlık olacaktır. Kaldı ki dünya anti-amerikan düşüncesinin en önemli fikir babaları da Amerikalıdır.

Saddam’a hafifte olsa iyi duygular besleyecek son kişi olan Irak Devlet Başkanı Celal Talabani bile idama karşı olduğunu vurgulamıştır. Elbette hamasi zihinler bu durumu “Celal Talabani’nin Sünnilerden korkmasına bağlayabilirler”. Evet, korkmaktadır da; ancak öfkesi korkusundan da üstün gelebilirdi; nitekim Kuzey Irak Saddam’ın idamından sonra zafer çığlıkları atmaktaydı. Talabani’nin Saddam’ın idam infazını tasvip etmemesi elbette bizim meşhur kırmızıçizgilerimiz gibi hiçbir sorun yaratmadı.

Bu idam bir hukuktan ziyade siyaset ürünü bir intikamdır. ABD Irak’da demokrasi peygamberliği yaparken Sünni’leri kendisine şeytan olarak seçmiştir. ABD gözünde elbette Şii, Sünni veya Kürt kavram olarak birbirinden pek de farklı değildir. Ancak bu kez kabak Sünnilerin başına patlamıştır.

VATİKAN BİLE İDAMI KINARKEN…

Vatikan bile idamı kınarken Türkiye neden sessiz kalmıştır? Cevabı basit, ünlü deyimimizle “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” ya da “yukarı tükürsen ABD aşağı tükürsen Irak”.

Maalesef dünya ve yerel kamuoyu Saddam’ın infazını kınamayı her zaman Saddam’a karşı iyi niyetin bir dışavurumu olarak yorumladığı için idamı kınamak kolay olmayacaktır.

SADDAM MASON, AMERİKAN UŞAĞI DÖNME BİR YAHUDİ MİYDİ?

Saddam’ın asılmasından sonra her halde meydan boş kalmış ki internette; şu “beyaz” edebiyatının paranoyakları Saddam’ı yine Yalçın Küçük klasik yaftaları ile yaftaladılar. Saddam; masondur, Saddam Yahudi’dir, Saddam ABD uşağıdır.

Kabul edin; Saddam Hüseyin bir müslümandı.

Kişiler Müslüman olarak da bazen dinsizlerin yapamayacağı kadar zulüm yapabilir, Vatan’larını satabilir ve ABD’ye uşak olabilirler. İnanç bireysel bir düşünce biçimidir.

Saddam’ın idam görüntülerinde duyduğumuz kelime-i şahadet her halde bir propaganda değildi.

Ayrıca Yahudiliği bir hakaret sıfatı olarak kullanmak bir semavi dine hakarettir. Yahudilere kızabilirsiniz, İsrail’e kızabilirsiniz, ancak Yahudiliğe kızarsanız, Hz. Musa’nın dinine kızmış olursunuz.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

MÜSTEHCENLİĞİ SANSÜR ÜZERİNE

Müstehcenliğin büyük paradokslardan biri olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Müstehcenlik aslında bizatihi müstehcenlik kavramından rahatsız olanların ortaya çıkardığı ve şiddetle kaçındığı bir kavramdır.

Eskilerin minyatür sanatında kullandıkları çıplaklık daha doğrusu “nü” eserleri ve yazıları saymazsak müstehcenliğin en büyük kaynağının basın ve yayın kanalları olduğu ve genellikle yine eskilerde olduğu gibi müstehcenliğin “sanat” bir de bu döneme has olarak “haber” adı altıda dışavurumunun yapıldığıdır.

Haber adı altında müstehcenlik örneklerine basın tarihimizde en kadim örnek bir zamanların gözleri siyah bantlı “ahlaksız kadınlar “ ya da “tecavüze uğramış kadınlar” ile bu zamanların “arka sayfa güzelleridir”.

Sanat adı altında yapılan müstehcenliklere zaten örnekler saymakla bitmez; bir Hollywood geleneği olarak bizim sinema sektörüne de bulaşmış olan illa ki her çekime en az bir müstehcen sahne ekleme şeklinde adetler bunun en bariz örnekleridir. Tiyatro gibi daha muntazam ve sinema kadar sekülarize olmamış sanatlarda da bulaşmıştır Bir zamanlar yine ortalığı ayağı kaldıran adı bile müstehcen “Vajina Monologları” adlı “sanat eseri” de bu sınıftandır.

Müstehcenlik nedir; Arapça “istehcen: ayıplama” kökünden gelen bir kavramdır. Çıplaklığın kendisinin değil de bilinçli teşhirinin ayıplanacak bir husus olmasına tekabül eder. Çıplaklık teşhirini ayıplamayan bazı kültürler dışında çoğu kültürde bu yanlış karşılanır hatta kanuni yaptırımlara tabidir. Ancak iş camın arkasına veya kâğıdın üstüne geçince; yani medyaya taşınca tüm dünyada iki tür düşünen grup belirir; müstehcenlikten aciz olmayanlar ve müstehcenlikten aciz olanlar.

Kartal Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri ve eli ile göz koruyan film makinisti!

Buraya kadar yazdıklarım İstanbul-Kartal Belediyesinin düzenlediği kültür sanat etkinlikleri kapsamında gösterilen Babil adlı filmin “müstehcen” sahnelilerinde film makinistinin eli ile müstehcen sahneleri kapatması ile ilgili haberi okuyunca akla gelenler.

Haberi duymayanlar için haberi kısaca özetlemekte fayda var;

…Kartal Belediyesi'nce, "Aylık Kültür Sanat Etkinliği" adı altında gerçekleştirilen ve bir ay sürecek olan etkinlikler çerçevesinde "Babil" filminin ücretsiz gösterimi de vardı. Filmin, Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi'ndeki gösterimine Kartal halkı, "10 yaşından küçük çocukların getirilmemesi" isteğiyle davet edildi. 13 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleştirilen ilk gösterime aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 300 kişi katıldı. Filmin başlamasından kısa bir süre sonra, küçük bir çocuğun mastürbasyon yaptığı ve duvardaki delikten, elbiselerini çıkaran kız kardeşini izlediği sahneler üzerine bazı izleyiciler salonu terk etti

Eliyle kapattı!
Yaşanan bu olayın ardından filmin diğer bölümlerinde yer alan buna benzer görüntülere ilginç bir sansür uygulandı. Makinist, filmin diğer sevişme ve öpüşme sahnelerini eliyle kapatarak sansür uyguladı. Sansür nedeniyle film arasından sonra seyircilerden çoğu salona dönmedi. Makinistin sansür uygulamasının ikinci perdede de devam etmesi üzerine bazı izleyiciler, durumu bu kez "Öpüşme sahnesinde bile sansür uygulanır mı?" diyerek protesto etti. Bu tepkiler, diğer izleyicilerin alkışlarıyla desteklendi. Sadece 70 kişi filmi sonuna kadar izleyebildi.
Kartal Belediyesi, bu ay içinde üç gösterimi daha olan filmin kaldırılmaması yönünde karar aldı…(Milliyet)

***

Konumuza dönelim;

Bu makinist toplumsal görevini mi ifa etmiştir? Yukarıda da bahsettiğim gibi bir Hollywood geleneğinin yine uygulanmış olduğu bir filmde müstehcen sahneyi görür görmez kapatarak ne yapmaya çalışmaktadır?

Bu filmin belediye tarafından yayına konmadan evvel yayınının mahsuru olup olmadığının değerlendirildiği muhakkaktır. Bu bağlamda belediye gibi resmi bir kurum Babil’i değilde başka bir filmi gösterime sunamazmıydı? Kimse neden Babil gösterime sunulmadı diye sormayacaktı.

İşte tam bu noktada “müstehcenlik karşıtı” kesimden bazılarının çoklukla yaptığı bir tutarsızlık ortaya çıkıyor;

Medya ve görsel sanatlarda müstehcenliğin artık bir gelenek olduğu bir gerçek, her ne kadar müstehcenlik değerlendirme kıstasları değişken olsa da her türlü çıplaklığı veya bedensel teşhiri, hatta çıplak olmasa bile dışa vurmanın müstehcen olduğu genel geçer bir değerlendirmedir. Yoksa bir nü fotoğraf sanatçısı için neredeyse müstehcenlik diye bir kavram yokken, muhafazakâr bir toplumda yaşayan biri için hafif bir dekolteli bayan görüntüsü bile müstehcen addedilebilir. Zaten açmaz da buradadır. Bir zamanlar “muzır neşriyat”ta bile bulunmayan görüntüler bugün gazete köşelerinde masum reklâmlar anlaşılacak kadar algısal değişikliğe uğramıştır.

Bu paradoksal durum içinde müstehcenlik karşıtı biri: “Hem bol bol sinema filimi izleyeyim hem de hiç müstehcen görüntü olmasın” dediği anda ya da “Hem sinema gösterimi yapayım hem de müstehcen sahneyi sansürleyeyim” dediği anda biraz fazlasını istemiş olur. Malumunuz ülkemizde Hint, İran, Afrika ya da 3. dünya ülkelerinin filimleri izletilmiyor. Takdir etmek gerekir ki 3. dünyanın filimleri (ki bunlar da da müstehcenlik yok değildir) dışındaki tüm filmlerde hele Türkiye piyasasında müstehcen olmayan Amerikan filmi arayıp gösterime sunarsanız (müstehcen olmadığı için değil de konusu veya zamanı harici olduğundan) pek az seyirciniz kalır.

Müstehcenlik karşıtları da haklı; bizler katıksız Hollywood ve Yeşilçam karışımı bir paradigma ile büyümüş bir nesil olduğumuzdan Cannes film festivalinde ödül alan bazı filmleri tesadüfen izlediğimizde “Ya bu ne kadar sıkıcı bir film” diyoruz. Çünkü film bizim için yaşamsal gerçekliğin bir parçası; öyle ki “film diyip geçemez olmuşuz. Aynı mantık dünyanın her yerinde yayınlanıp da Türkiye’de yasaklanan bazı filimler için de geçerli. Her ne hikmetse; Piyanist, Hayat Güzeldir gibi Yahudi soykırımını -Holokost- tema alan filimler Türkiye’de defalarca yayımlanmasına rağmen hala “Semitik” ya da “Yahudi-perver” bir izlenim yaratamadıysa da kimse Ararat’ı izleyerek “Türk Düşmanı” olmayacaktı. Ama biz filimlerin gücüne o kadar inanıyoruz ki…

İnanıyoruz çünkü hem politik değerlerimizi hem de etik değerlerimizi yaratan faktörlerin başında okuduklarımız ya da öğrendiklerimiz değil; belletildiklerimiz ve izlediklerimiz geliyor.

Film makinisti elleri ile müstehcen sahneyi kapatırken filmin nerede kaldığını takip etmek için kendini feda ediyor ve filmi izlemeye devam ediyor, salonda müstehcen sahnenin kapatılmasına kızan kişi sanata hakaret edildiğini düşünüyor, kalan 70 kişi ise daha sonra evine gidip merakından filimi sansürleri ile izliyor.

Biz kimi kandırıyoruz?

Müstehcen karşıtlığı yanlızca dinsel ve etik nedenlerden ötürü yapılmıyor. Müstehcenlik düşmanı olmadan da müstehcenlikten uzak durulabilir. Bugün kaç ekonomi ya da felsefe dergisinde müstehcen görüntü gördünüz. Ya da birçok yabancı gazetenin kaçında bırakın müstehcen görüntüyü normal fotoğraf gördünüz?

Müstehcenliğin zararından korunmak için müstehcenliğin kontrol alması bir “kültür” işidir. Siz Türkiye de istediğiniz kadar usta yazar toplayın; fotoğrafsız siyah beyaz gazete yayınlarsanız bunu halk kese kâğıdından daha fazlası için kullanmaz.

Ya da bir zamanları TRT’si gibi ciddiyet uğruna haklı olarak resmi bir yayın yaparsanız insanlar ilk buldukları özel kanala tapmaya başlarlar.

Maalesef altı doldurulmamış sekülerizmin ürünleridir bunlar…